İnsanoğlu kendinden alt seviyelerde bulunan canlıları gözlemleme, anlama, zaman zaman da onları belli alanlar içerisine yerleştirip izleme isteği duyar. Bunu da hayvanat bahçelerindeki hayvanlarla, kafesteki kuşlarla, fanuslardaki balıklarla, küçük kaplardaki kaplumbağalarla, kulübelerdeki köpeklerle yapar. Peki bizler de devasa bir hayvanat bahçesinde yaşıyor olabilir miyiz?

Hayvanat bahçelerinin, hayvanları doğal yaşam alanlarından alıp bellir bir bölge ile sınırlama konusunda etik açıdan doğru olup olmadığını bir yana bırakıp düzenlemesi güzel yapılandırılmış, çevre düzenlemesi hayvanları doğal koşullarında hissettirmek üzere yapılmış, hayvanlara istedikleri verilen, kaynakları yeterli bir hayvanat bahçesi hayal edelim. Hayvanlar bizlere nazaran sınırlı olan bilinçleri ile onlara kurduğumuz bu sistemin içerisinde doğal yaşamlarına yakın bir hayat sürdürebilirler. Özgürlüklerinin sınırlandığını düşünmez ve onlara kurduğumuz bu küçük dünyada güvende olduklarını hissederler.

Evrenin, güneş sisteminin, dünyanın ve insanlığın başlangıcı hala daha gizemini koruyor ve yapılan araştırmalarla birlikte evreni anlamaya çalışıyor ve tahminler yapıyoruz. “Kozmos – Bir Uzay Serüveni” isimli harika bir belgesel var, Türkçe düblajı da mevcut. Evrene karşı farklı bakış açıları kazanmak istiyorsanız mutlaka izlemelisiniz. Konumuza dönersek, bu belgeselde yer alan bazı bilgiler evrenin nasıl küçük bir kısmında var olduğumuzu bizlere gösteriyor. Bilim bize, kabaca, evrenin 13,8 milyarlık bir tarihinin olduğunu söylüyor. Günümüzden 4,5 milyar yıl öncesinde güneş sistemi oluşmaya başladı. Dünya dediğimiz gezegende ise mikroskobik anlamda da olsa ilk yaşamın 3,5 milyar yıl önce başladığı düşünülüyor. 250 milyon yıl önce bizim düşündüğümüz tarzda yaşam çeşitli bitkiler ve hayvanlarla birlikte dünyada vardı. İlk insanlığın varlığı hakkında çeşitli kaynaklarda farklı tahminler yer alsa da kabaca bundan sadece on binlerce yıl öncesine dayanıyor. Evrenin bu milyarlarca yıllık tarihini düşündüğümüzde, 10 bin yıl öncesinde yazı bile yoktu hayatımızda. Günümüzde kullandığımız birçok aletin en ilkel temelleri bile son birkaç yüzyıl içerisinde atıldı.

Tam da bu noktada insanlığın evrenin yalnızca çok küçük bir anında yer aldığını anlamak bile insanı hayretler içerisine sokuyor. Az önce bahsettiğimiz Kozmos belgeselinde, zaman kavramını daha iyi anlayabilmek için şöyle bir benzetme var. Evrenin 13,8 milyar yıllık tarihini 1 yıl gibi düşünsek; 1 Ocak 00:00’ı evrenin başlangıcı, 31 Aralık 24:00’ı ise şu anda içinde bulunduğumuz gün olduğunu kabul edersek eğer:

  • Hakkında biraz bile olsa bilgimiz olan tüm insanlık yılın sadece son 1 dakikasında yer alıyor,
  • Yazı 12 saniye önce icat edilmiş,
  • Osmanlı Devleti, 2 saniye önce kurulmuş,
  • Fransız Devrimi 1 saniyeden kısa süre önce başlamış,
  • 21 yaşındaki birisi 3 salise önce doğmuş olurdu.

İşte insanlık, kendisinin de tarihinin de dünyasının da ne kadar küçük olduğunu anladıkça ondan önceki zamanı çözümlemek için çok çaba sarf etmeye başladı. Gezegenleri, yıldızları, galaksileri ve evreni anlamaya çalıştı. Beraberinde de bu koca evrende yalnız olmadığımızı düşünenlerin sayısı bir hayli arttı. Bu büyük evrende yalnızca dünyamızda mı yaşam vardı, yoksa başka gezegenlerde de farklı yaşam formları bulunabilir miydi?

Henüz dünya dışında bir yaşam formunun izlerine rastlanılmamış olsa da bu bizim sahip olduğumuz teknolojilerin sınırlı olması ile de bir bağı olabilir. Dünya dışı yaşamlar konusunda bir kanıt elde edemeyişimizi açıklamaya çalışan bazı düşünceler vardır:

  • İlkel Uzaylılar: Birinci düşünce dünya dışında bir yerlerde var olan canlıların da henüz gezegenler arası aktif bir şekilde seyahat edecek, mesaj gönderecek teknolojiye sahip olmaması yönünde. Bizler kadar gelişmiş ya da bizden daha az gelişmiş canlı yapıları bir yerlerde olabilir. Bu nedenle de bu canlılarla henüz etkileşime geçememiş olma ihtimalimiz var. Güneş sistemimizdeki gezegenler başta olmak üzere evrende yer alan cisimler üzerinde bilim insanları bazı temel bilgilere erişebiliyor olsa da bu gezegen ve yıldızlarda tam olarak neler olduğu tam bir gizem.
  • Gelişmiş Uzaylılar: Evrenin başlangıcından itibaren ne kadar uzun bir tarihe sahip olduğunu, bizim ise nasıl küçük bir anı kapsadığımızı anlattık. Bizden çok daha önce, hatta belki de milyarlarca yıl önce, evrenin bir yerlerinde gelişmeye başlamış bir canlı yapısı olabilir. Böyle bir durumda belki de hayal gücümüzü bile zorlayabilecek teknolojilere sahip “uzaylılar” evrende kendilerine yer edinmişlerdir, neden olmasın? Bilim kurgu filmlerinde senaristlerin çok farklı şekillerde betimlediği “uzaylı” kavramı da bu düşüncelerin bir eseri. Henüz kendi güneş sistemimizdeki gezegenlerde dahi iyi bir araştırma yapabilecek teknolojimiz yok. Araştırma odaklı insansız araçlar gönderiliyor olsa da bir gezegene ulaşması her şey yolunda giderse eğer en iyi ihtimalle yıllar alıyor. Çünkü gezegenler arasında milyonlarca kilometrelik mesafe var. Biz gidemiyorsak gelse gelse onlar gelir dediğimiz için uzaylılar filmlerde hep bizden çok daha gelişmiş imkanlara, teknolojiye, bilince sahip olarak gösterilir. Peki, böyle gelişmiş uzaylılar bizlere neden ulaşmadı? Bu konuda da bazı teoriler mevcut. Bazıları; gelişmiş uzaylılar farklı medeniyetlerle iletişime geçmenin, onlara kendileri hakkında bilgi vermenin, onların yaşayışını etkilemenin pek de iyi bir fikir olmadığını düşünüyor olabilir diyorlar. Belki de bizlerden çok iyi bir şekilde saklanıyorlardır. Bunların dışında bir düşünce ise devasa bir hayvanat bahçesinde yaşadığımız yönünde.

Hayvanat Bahçesi Hipotezi

Hayvanat Bahçesi Hipotezi (The Zoo Hypothesis) ismi verilen bir hipotez, özünde dünyanın, aslında, bizlerin yaşadığı devasa bir hayvanat bahçesi olabileceğini söylüyor. Yazımızın en başında bahsettiğimiz şekilde, bizler nasıl dünyamızda yer alan hayvanları belli alanlarla sınırlayıp onları izliyor, gözlüyor ve anlamaya çalışıyorsak eğer; bizden daha yüksek teknolojiye, daha üstün bir bilince sahip başka bir canlı türü de bizleri izliyor, gözlemliyor, anlamaya çalışıyor olabilir mi?

Hayvanat Bahçesi Hipotezi, gelişmiş bir uzaylı türünün dünya denen bu kocaman hayvanat bahçesinde bizlerin yaşamını izliyor olabileceğini öne sürüyor. Diğer gezegenler hakkındaki bilgilerimiz sınırlı olsa da bildiklerimiz dünyamızın kendine has çevre koşullarına sahip olduğunu biliyoruz. Havası, iklimi, suyu, toprağı bizim yaşamamız için ideal koşulları sağlıyor olsa da belki de çok farklı ortam koşullarına adapte olmuş bir canlı türü onlar için bu “ekstrem” koşulları araştırmakta olabilir.

Tüm bu sonsuz ihtimalleri, hayal gücümüzü de işin içerisine katarak, düşünmek insanın ufkunu gerçekten genişletiyor. Bu da insana çok farklı bakış açıları kazandırabiliyor. İşte bu yüzden en iyisi arada da olsa uzay ve evrenle alakalı bazı konular seçim bu konularda araştırmalar yapmak, farklı fikirleri dinlemek, katılmasak bile karşıt fikirlere karşı açık olmaktır. Bol bol da bilim kurgu filmleri ve dizilerini takip etmek de güzel olacaktır.